ANLAŞILDIĞINI HİSSETMEK, YENİDEN

Uzun zaman önce kırklarının başında, iki çocuklu bir aileyle çalışıyordum. Anne derdini anlatabilmek için çok çabalıyordu; belli ki söylediklerinin anlaşılmadığını hissediyordu. Çaresizlik içinde nasıl yalnız olduğundan, ev işlerinin, alışverişin, çocukların okulunun kendisini nasıl yorduğundan bahsediyordu. Gözüm babadaydı. Bu anlatılanların onu nasıl etkilediğini, annenin söylediklerinin ona ulaşıp ulaşmadığını görmeye çalışıyordum. Duydukları onu çok şaşırtmış gibiydi. Annenin kurduğu her cümlede, hiç inanamıyormuşçasına gözleri büyüyordu. Onun bu inanamaz hali anneyi öfkelendirmeye başlamıştı. ‘İşte hep böyle!’ dedi anne, ‘sanki bütün bunlar benim abartmalarım, uydurmalarım gibiymiş bakıyor, çıldırıyorum’…

Baba bir şey söyleyecek mi diye durdum. Şaşkınlığı gerçekti. “Hocam ‘pazara git.’ dedi, gittim. ‘Çocukların okuluna git, öğretmenleriyle konuş.’ dedi, konuştum. ‘Alışveriş artık sende.’ dedi, itiraz etmedim. ‘Çamaşırları yıkamasan da makineden çıkartıp as bari.’ dedi, onu da yaptım. Daha ne yapabilirim bilmiyorum; siz söyleyin onu da yapayım.” diye çaresizlikle bana baktı. Her iki taraf da çok samimiydi ama bu samimiyet birbirlerine kızgınlık duymalarına engel olmuyordu.

Benzer diyalogların içinde bulunmayan ya da başkalarının buna benzeyen çatışmalarına şahit olmayan var mı aranızda? Bence yoktur. İçerik farklılaşabilir ama eminim mutlaka bir gün, bir yerlerde her birimiz derdimizin neden anlaşılmadığını anlamaya çalışmışızdır. Ailemizle, dostlarımızla, sevgililerimizle, okulda hocalarımızla, hastanede doktorlarla, mağazada çalışanlarla, devlet dairesinde memurlarla iletişim kurarken ‘Yahu ben mi anlatamıyorum kendimi, yoksa bu mesele sahiden bu kadar mı karmaşık?’ diye düşündüğümüz çok olmuştur. Sizi iyi anlıyorum çünkü bu durumu ben de sık sık yaşıyorum.

Yukarıda bahsettiğim ailedeki anneyle baba da buna benzer şeyler hissediyorlardı. Muhtemelen ikisi de arkadaşlarına eşlerinin kendisini anlamadığını söylüyorlardı ki her ikisi de haklıydı; gerçekten birbirlerini anlamıyorlardı. Ama biz bu yazıda anneyi düşünelim: Sizce bu anneyi bana getiren sorun çamaşırları kimin asacağına karar verilememiş olması mıydı? Ya da alışverişe kimin gideceği iki çocuklu bir aileyi danışmana getirecek kadar önemli bir mesele miydi? Bence değildi.

Bu annenin (hatta hepimizin) yakınmalarıyla asıl söylemeye çalıştığı şey şu olabilir mi?

Ben bir sıkıntı yaşıyorum, farkında mısın? Bu sıkıntımı önemsiyor musun? Bu sıkıntının bende yarattığı duygu senin için anlamlı mı? ‘Meselenin küçük ya da büyük olması mühim değil; aslolan sana hissettirdikleri. Ben de senin bu hislerine kıymet veriyorum.’ diyebiliyor musun? Bunun üstesinden nasıl gelebileceğime içtenlikle kafa yoruyor musun? Zihninle, kalbinle benimle misin? Ben bu sıkıntıya nasılsa bir çözüm bulurum, nasılsa bu problemi aşarım ama sen benimle aynı frekansta mısın? Aynı dili konuşuyor muyuz? Beni anlamadığında söylediklerime mi, gözlerime mi bakıyorsun? Gözümde fark edeceğin çaresizlik seni üzüyor mu? Çocukların okuluyla gerçekten önemli olduğunu düşündüğün için mi ilgileniyorsun yoksa bu senin için yalnızca bir görev mi? Alışverişe gitmek, yapıp da kurtulacağın bir şey mi yoksa evimizin ihtiyaçları senin zihninde gerçekten yer tutuyor mu? Burada mısın? Benimle misin?

İlişkilerimizdeki zor zamanların ilacı bu sorulara vereceğimiz cevaplarda gizli. Ama dürüst olmamız lazım, hemfikir olmadığımızı söylemek samimiyetsiz bir işbirliği çabasından daha anlamlıdır. Hemfikir olunacak bir nokta nasılsa bulunur ama bir kere hissedilen samimiyetsizliği aşmak çok zordur.

‘Anlaşıldığınızı hissetmenize yardım edebilmek’ bu blogun ortaya çıkmasındaki temel hareket noktalarından biri.

Bunu nasıl sağlayabileceğimizi beraber düşünelim mi? Yorumlarınızla, tecrübelerinizle katkıda bulunur musunuz?

Sekiz Nisan 2015

Serdar Çankaya

Psikolojik Danışman